Küçük Bedenin Büyük Yıkımı

05 / Nisan/ 2017

Savaş Mervegül Orhan

Etraf zifiri karanlık. Ellerimle yönümü bulmaya çalışırken bir taraftan da korkunun beynimdeki çığlığını bastırmaya çalışıyorum. Bir ses çınlıyor kulağımda aynı anda ufak bir acı... Ayak serçe parmağını sehpanın kenarına  vurduğunda hissettiğinden, hatta bire bir aynısı. Dokunduğum şey lambanın ufak düğmesi imiş etraf loş bir ışıkla aydınlandığında ancak idrak edebiliyorum. Gözlerim hemen acının olduğu tarafa ayağıma doğru akıp gidiyor istemsizce. Serçe parmağımda ufak bir sıyrık. Önemsemiyorum. Kafamda cevaplanmayı bekleyen tonlarca soru hepsinin birleşimi korku çığlığımla yola küçük adımlarla devam ediyorum. Gözlerim ışığa alıştı ve artık etrafı görebiliyorum.

   Kafamda 'Işık mı göz mü' diyerek saçma  meraklarıyla bana katılan ses eşlik ediyor ilerleyişe. Bir diğeri 'İkisi de' diye cevaplıyor ve ben uzaktan onları dinliyorum yalnızca. 'Kesin sesinizi de biriniz cevap verin buranın hali ne böyle?' . Kimseden bir cevap yok.'Ne zaman işe yaradınız ki zaten?!'.Elimi, vakit kaybı olduğuna karar verdiğim bu düşünceleri uzaklaştırmak için sitemkar şekilde kafamın etrafında sallıyorum. Ve meraklı gözler bakınmaya devam ediyor. İlk cevap ufak bir yükü alıyor omuzlarımdan :'Bir evdeyim.' Eve ait olabilecek ne varsa (kapılar,koltuklar,halı,sehpa) gözlerimin hepsini birer birer yakalamasıyla bu düşünceyi onaylıyorum.Artık kesin.'Bir evdeyim.' 'Peki kimin, ne olmuş burada böyle?'. Evin kapısının malzemesi oldukça sağlam görünüyor olsa da üzeri yarıklarla dolu ,etrafı paramparça olmuş. Sanki birileri hiç de haketmediği halde, buraya ait olmadığı halde bazı sınırları acımasızca aşmış gibi.Ortada kırık dökük tabakları,bardakları sırtlayan, kalan tek bacağıyla hayata tutunmaya çalışan ölümün eşiğinde bir yemek masası... Etrafında ona destek olmaktan çoktan vazgeçmiş sandalye cesetleri görüyorum. Ufak ve bana katılan 'korkaklık' sesine aldırış etmeden telkinli adımlarla biraz daha ilerliyorum.Kulağımda üzerinden geçtiğim cam kırıklarının ,gıcırdayan tahtaların 'dur artık,ilerleme!' yalvarışlarına karışan bağırtılarına bir son vermek için duruyorum.

   Uzun bir koridordayım ardı ardına sıralanmış kapılar iki tarafta - gözlerime sorsak onlara asla kapı demezdi-. En yakınımda olana merak ve korkuyla yöneliyorum. İçeriyi gözlerimle gezdikten sonra ayaklarıma 'Girebilirsin.' talimatını veriyorum. Burası bir mutfak. Bu kanıya varmak bir mutfağı görür görmez beyninizde 'evet burada bardak var' bilgisinin parlaması kadar kısa değil. Çünkü mutfağa benzer kalan pek bir tarafı yok yarı parçası kalmış olan tezgah ve yamulmuş çelik tencereler dışında. Savunması başarılı olamamış kapının kaderini paylaşan sınırları altüst edilmekle kalmayıp izleri de silinmeye çalışılmış bir pencere var tezgahın üzerinde. Üstü başı kanlar içinde kalmış son nefesleriyle 'Ben eskiden burada hayat olduğunu göstermek için yemek kokularını kollarımın arasından salıp gururla süzülmelerini izlerdim' diye ağıtlar yakıyor pencerenin vefalı çerçevesi. Orta yerinden paramparça edilip yerlere saçılmış olsa da cam kırıkları, silinmek istenen tüm izleri gözyaşlarıyla beslemek istermiş gibi yere eğiyor boynunu vefa. Bazı avizeler etrafı aydınlatmaktan çoktan vazgeçmiş. Ne kadar dayanılır ki bunca vahşete. Belki de engel olamayıp ölenlere öldürülenlere tek yapabildiklerini yapıp karanlığa boğdular etrafı. Görmek istemediler bu kadar yarayı. Bunun yerine daha da aydınlatsalar olup bitenin karanlığını, kendileriyle yetinmeyip başkalarının görmesini sağlasalar , elim aşağıya uzanmaz demeyip, elleri işe yaramıyorsa onları boş verip kendi güçleri ne ise onu kullansalardı ya! Duyursalardı ya her yeri aydınlatıp. eli yeten yetişirdi belki sonra. Avize isen elini değil ampulünü düşünüp onu kullanacaksın avize... Ne diye uzanmak derdine düşüp ışığını da yitirdin? Enseme bir ağrı saplandı. Meğer avizeyle konuşurken boynumu aşağıya indirmeyeli bayağı olmuş.Küçük adımlarla tam uzaklaşacakken kafamı çevirip yeniden bakıyorum geriye.Kızdım kendime.'Avizenin suçu ne?! nereden biliyorsun zorla söndürülmediğini!Boynundan acımasızca damarlarının kesilmediğini?'Bu tek taraflı tartışmaya bir son verme vakti artık. Mutfağın karşısında fark edilmeyi bekleyen başka bir yıkıntıya uzatıyorum ellerimi. İlk bakışlarımla 'Burada da yaşayan tek şey hüzün.'cümlesi dökülüyor dudaklarımdan. İdrak etmeye çalışıyorum. 'Şimdi ne bekliyor beni?'

   Parçalanmış eşyaları görüyorum.Daha önceden gördüklerime benzer manzara olacak ki ne kadar vahşet barındırsa da aynı acıyı,şaşkınlığı hissetmiyorum kalbimde. İnsan gördükçe alışıyor herhalde? Peki bu karşımdaki enkaz kaldırabilir mi alışılmış olmayı? O başına geleni bilir. Öncekilerde hissedilen ne ise ,nasıl parçalandıysa kalpler, buram buram acı koktuysa her yer yeni enkaz da aynısını bekler... Parçalanmış eşyalar.. Kimi taptaze yitip gitmiş kimi evin gıcırdayan tahtalarına karışmak üzere... Bedenleri yok olmaya yüz tutarken izlerini bırakmayı aksatmıyorlar yine. Burası bir çocuk odasını anımsatıyor. Artık yalnızca anımsatabiliyor. Eğlendirme vasıflarını bırakalı çok olmuş olacak ki ağlamaktan süzülmüş oyuncaklar. Bazıları yatağın altına bazısı dolaplara saklanma telaşında. Onlardaki 'çocuğun umudu', pes etmiyor işte.Bir zamanlar korunaklı saydığı bu evini kendi boyutuna indirmek için legolar kullanmış çocuk,yıkılmış rengarenk evi... Sembollerine dahi el sürülmüş çocuğun. 'Eskiden göğe benzerdim.' diye ağlamayı hiç kesmiyor duvar.Sis kaplamış her yanını,yitirmiş sonsuz maviliğini...Umutsuzluğun kıskacından kurtulmaya,ayakta kalmaya çalışıyor tüm onuruyla...Evin daha derinlerinde koridorun başında yaralarını sarmaya çalışan bir yıkıntı daha.. Çekiyor beni kendine. İçimde bir his ortaya çıkmayı bekliyor.Uzanıyorum odaya titreyen ellerimle,en derinde ,acının kalbinin attığı yerdeyim.En korunaklı bildiğimiz, gecenin korkusunu almayan içine,huzurun can bulduğu yerde,çocuğun kalesindeyim...

   Benzer manzaralar karşılıyor beni,benzer bitişler. Derken derin bir nefes alıyorum,sebebi sağlam gördüklerim. Evet bu odada sağlam kalan şeyler var. Anne babanın korumayı başarabildikleri. Belki de korunan bir anne baba. Çocuğun esas evi...sel basıyor aniden her yeri, hızla dışarı atılıyorum evden,üzerime sertçe kapanıyor yıkık kapı. Silkinip kendime geliyorum. Belki de kendimden dünyaya dönüyorum. Yedi sekiz yaşlarında bir çocuk karşımda. Tertemiz yaşlar süzülüyor gözlerinden... Beni evden dışarı atanlardan birini siliyorum ellerimle. İki yıl olmuş savaşın izlerini taşıyalı. Göz bebeğindeki eve bombalar atılalı...





BİZE YAZIN

İsim

E-Posta


Yorumunuz